Blogroll
Pages
Gelenekler's Articles
Halk Sağaltmacılığı
Arı Sokma: Arı sokan yere şişmesini engellemek için demir sürülür. Ayrıca şişmeyi ve ağrıyı önlemesi için sarımsaklı yoğurt sürülür.
Bademcik: Şişen bademcik parmakla bastırılır, sonra yakılıp dövülmüş şap ince bir boru ile boğaza üflenir. Tülbente karabiber konularak boğaza sarılır.
Basma Hastalığı: Basma hastalığında, boğaz içten şişer, içinden sarkar, hastanın sesi çıkmaz. Boğaz önce başparmakla basılır ve sıvazlanır. Ateşte pişirilmiş tatlı elma ezildikten sonra boğaza sarılır. Eskiden bu tedaviyi yapan yerler tabakhanelermiş.
Baş Ağrısı: Dilimlenmiş patates bu tülbentle başa bağlanır. Ayrıca yumurta ve nişasta karışımı da başa sarılmaktadır. Eskiden çayır kurbağasını hastanın şakağına sararlarmış.
Başı ağrıyan kişiye:
“Başının ağrısı çöpe çöpe
Seni bir beyin küçkü kızı öpe” denir.
Bel ve sırt ağrısı: Bel ve sırt ağrılarında kupa çekilir.
Boğaz ağrıları: Boğaz ağrıları için ıhlamur ile bal veya tarçın ile sütün karışımından oluşan bir içecek içilir.
Böğü delerse: Böğü böceğine karşın, eşek gübresi ıslatılır ve yaranın üstüne konur. Böğü de yakalanıp ateşe atılır.
Bulgur Püskürmesi: Bulgur püskürmesinde hastanın vücudunda ince ince kırmızılıklar olur. Bu hastalık üzüntüden olur. Ocaklı tarafından bulgur ağıza alınır, sonra hastanın vücudunun her tarafına sıvanır. Bir hafta perhiz verilir. Sarımsak ve bulgur yedirilmez.
Buruntu Hastalığı: Hindistan cevizi ve Musul mazısı döğülür ve hastanın çorbasına ekilir. Bu hastalıkta karın sık sık burulur.
Çıban: Çıbanın olduğu bölgeye süt sürülür.
Çiçek: Çoçuk çiçek hastalığına yakalanınca sigara dumanı ve yemek kokusundan uzak bir yerde bir hafta bakılır. Sütün dışına vurması için tatlı ye- dirilir. Hastanın çiçeği kuruyunca, yaranın kabuğu hastaya tekrar çıkmaması için yedirilir. Hastalığın ilk yedi günü tehlikelidir. “Çiçek ya terledir ya fırladır (yani öldürür)” derler.
Dağlama: Bebeğin arkasında gökmavi leke olur. Ebe iğneyi kızdırıp bebeğin topuğuna batırılır. Bu işlem üç kez yinelenir.
Diş ağrısı: Diş ağrısını dindirmek için sarımsak veya kolonyalı tütün kullanılır.
El çatlağı: Yağlı çıra inceltildikten sonra, ateşte ısıtılır ve çatlağa sürülür.
El terlemesi: Yabancı bir kişinin evindeki yüklüğe el sokulur.
El yarası: Elde çıkan yaranın üstüne sabunlu yoğurt sarılır.
Gelincik Hastalığı: Hamile kadının ayaklarının şişmesidir. Hasta ocağa götürülür. Kimi zaman hastanın gömleği yırtılır. Kimi zamanda okunmuş yiyecekler yedirilir.
Göz Ağrısı: Fındık kabuğu yakılarak göze sürülür.
Gice yanığı: Yanık gibi olur, kabarır. Destinin (testi) altından çamur alınır, gece ise “gündüz” diye, gündüz ise “gece” diye çalınır (sürülür).
Hıyarcık: Hıyarcık çıkartana hıyar turşusu vurulur.
İnce Hastalık: Bensiz (lekesiz) kara eşek sütü içirilir.
İshal: Koruk suyu içirilir. Miyene kavunu yedirirler. (Unu kavurup aç karnına yedirirler) Ahlat hoşafı yedirirler. İshal için nar da yedirilir.
Kan Kabarcığı: Hastanın göz akından kabarcık olur. Gözkapağı devirilir (katlanır) altın ile çizerler.
Karamık: Sivilceye benzer. Su değdirilmez. Buna ila olmayacağı düşünülür. “Karamığa, kızamığa, çiçeğe ilaç olmaz” denir.
Kesik: Kesilen yere, bir bez yakılır, onun külü basılır.
Kıl Durgunu: Hamile kadın çocuğunu doğurduktan sonra; eğer çocuğunu
emziremezse ‘ göğüsleri şişer. Bu hastalığa “göğse kıl durmak” denir. Göğüslerinin ucunu, dolu bir testiye sokar, saçları göğsün uç kısmına koyar: Daha sonra saçlarını tarar ve şiş dağıtılır.
Kızgın (ruhiye): Bebeğin doğduktan sonra yüzünün yara olması ve gittikçe yayılmasıdır. bebeğin kızgın olmaması için, kırkı çıkana kadar, babasının eşyası örtülmez. Kaplumbağa kabuğu yıkılıp, döğülür, yemeniden elenip içine tuz atılır. bebek doğunca bu karışım bebeğe sürülür.
Kısırlık: Çocuğu olmayan kadının çocuk doğurabilmesi için kazanın içerisine çeşitli otlarla hayvan gübresi konur bunlar kaynatılır, ılıdıktan sonra kadın bu suyun üstüne oturtulur.
Köstü: Çene altında, baharda bir şişkinlik olur. Ocakta köstebek toprağından çamur karılıp, yaraya sürülür.
Kulunç: Kuluncu olan hastanın sırtı, elin iki parmağı ile kıvrılarak kuluncu çekilir.
Kulak Ağrısı: Kulak ağrısını dindirmek için anne sütü sürülür. Ayrıca kaynatılmış elma suyu da kullanılır.
Magasıl: Magasıl olana deve eti yedirilir, yağı yutturulur ve yağı sürülür. Erkek sığır kuyruğu (bir bitki), deve kılı, yıllanmış sarı saman, sebap kili, soğan kabuğu, yaban tezeği, baş kili bir arada karıştırılır ve bir tencerede iyice kaynatılır. Sonra bunun buharının üstünde hasta su soğuyana kadar bekler. Daha sonra deve eti yenir. Deve etinin yedirilme nedeni mayasılın yalnızca deve ve serçede görünmemesidir.
Mide Ağrıları: Mide ağrılarına karşı küllü su içirilir.
Morarmalar: Morarmalara karşı şekerli ekmek ya da zeytin çiğnenerek sarılır. Yine morarmalara karşı çiğ et de sarıldığı görülür.
Oklama: Bir kişinin başının zonklamasının nazardan olduğuna inanılır. Ocağa götürülür. Hasta bazlama tahtasını başının üzerinde kalkan gibi tutar. Ocakçı küçük bir ok ile tahtaya vurur. Bu üç kez yinelenir.
Sarılık: Sarılık olan kişiye, ıslatılmış altının suyu 7 gün içirilir. Daha sonra beşlik altın yutturulur. Sarılığın bir çeşidi olan kara sarılık için ise, ocağa gidilir, ocaklı hastanın alnından ustura yardımıyla kan akıtılır. Bu kan hastanın yüzüne sürülür. Hastaya yedi gün, soğan, sarımsak yedirilmez. Ocaklı bu iş için para almaz. Onun yerine ocağın köpeğine ekmek atılır.
Sıtma: Köyün çobanına ekmek verilir, bu ekmeği çoban dağlarda gezdirir ve hasta bu ekmeği suya batırıp yer. Ayrıca yedi kapıdan yemek toplanır ve sıtmalıya yedirilir. Hastanın koluna imam yedi kat pamuk ipliği bağlar. Ayı tüyü ve yılan kavuğu tüttürülür. iki kurmalının tekmesinden ekmek alınır ve hastaya yedirilir.
Soğuk Alınlığı: Soğuk alınlığına karşı limon ile nane kaynatılarak içilir.
Tüpleme: Bebeğin kursağı ile karnının şişmesi. Yetişkin fakat zayıf kişilerde de görülür. İki evliden bir avut külü alınır. Bu kül bebeğe sürülür.
Umma: Bir kadın bir yiyeceğe imrenir ve o yiyecekten yiyemezse memesi şişer damakı çeker. Umma olana “sağ avucunu yala” denir.
Yanırlı (sırt ağrısı): Hastayı terletmek için eski bir tuğla ezilir, kavrulur ve yatağa döşenir. Hasta bu yatağın üzerine yatırılır.
Yeşilistan Sokması (Zehirli Kertenkele): Yeşilistan sokan kişiye önce tuzlu ayran içirilir. Sonra yeşilistan soktuğu yere eşek tersi ezilir ve sarılır. Ayrıca kuru zerdali ıslatılıp ezilir ve sarılır.
Yağmur Duası
Tarım hayatında yağış önemli yer tutar. Köylünün düşüncesine göre doğanın tek sahibi ve de hakimi olan Tanrı, yağmuru ister yağdırır, isterse yağdırmaz; özellikle kullarını cezalandırmak için ya çok yağdırır ya da hiç yağdırmaz. İşte bu nedenle, modern teknolojinin olanaklarına sahip olmayan köylüler yaşamlarını sürdürmek için, Tanrı’dan, ürünün bağımlı olduğu değişkenlerden biri olan yağmuru istemektedirler. Bu isteğin imam aracılığıyla düzenli yapılması ve yaygınlığı, yağmur duasını dinsel bir tören şekline dönüştürmüştür.
Dua Öncesi Hazırlık:
Çoğunlukla köy yaşlılarının bir arada bulunduğu Cuma namazında namaz öncesi ya da namaz sonrasında kuraklıktan, susuzluktan, yanmakta olan ekinlerin durumundan söz edilerek yağmur ihtiyacı üzerine durulur. Yağmur duasına çıkmaya karar veren erkekler önce duanın gününü saptarlar. Sonra imam aracılığıyla karar, camidekilere duyurulur. Dua günü yapılması gereken hazırlıklar saptanır. Önce yedi bin adet çakıl taşı toplanır ve her taşa bir dua okunur.
Köyün ileri gelenleri köy odasında oturup evlerden toplanan paraların listesini hazırlarlar: Listede dökümü yapılan evlerden toplanan paralarla törende kesilecek kurban satın alınır. Kurban satın almada pazarlık yapılmaz.
Dua Günü:
Hazırlıkların yapılmasından sonra, duadan bir gün önce köy . imamı aracılığıyla minareden köy halkına çağrı yapılır. Duaya, genç kızlar ve kadınlar, çocuklar dahil (yüreyemeyecek kadar hasta, yaşlı ve özürlü olanlar hariç) herkes katılmak zorundadır. Suçlamalara hedef olmamak ve köylüler tarafından kınanıp, horlanmamak için, bu işe inanmayanlarda duaya katılmaktadırlar.
Yağmur duası günü, cami de sabah namazında bulunan köy erkekleri namazdan sonra köy yakınındaki mezarlığı ve türbe, yatır gibi bir – iki “ziyareti” dolanır gelirler. Amaç, biraz oyalanarak duaya katılacak kalabalığın, davarı sürüye, hayvanları sığıra salmasına fırsat vermek, çocukların uyanıp hazırlanmalarını beklemektir. Güneşin doğup biraz yükselmesiyle cami önünde toplanan kalabalık imamın duasına “Amin” diye cevap verir. Bunu duyan aile reisi acele boy abdestini alıp, karısına ya da kızına “çıkı”nın hazırlanmasını söyler. Çıkıya dağda kurban etiyle pişirilecek pilav için, bulgur, yağ, tuz ve ekmek konur. Duaya katılan her aile böyle bir çıkı hazırlamak zorundadır. Başta köy imamı, iki yanında da dua okumada ona eşlik edecek olanlar, onların arkasında orta yaşlılar ve gençler, en arkada da kızlı, oğlanlı bebeler toplu durumda yürüyüşe geçerler. Yürüyüşün hedefi, yörenin en yüksek yeri veya mezarlığıdır. Yol üzerideki bir dereden geçerken, torbadaki yedi bin taş dua ile suya dökülerek ıslatılır. Duaların arkası hiç kesilmez, eller aşağıya doğru yağmurun toprağa düşmesini kolaylaştırırcasına bir taklitle, “Amin” diye bağırılır. Taşları ıslatma işi biter bitmez, birinin “Bir ilkitir (ailenin ilk doğan erkek çocuğu) yakalayın laan” sözü üzerine ailenin ilk doğan erkek çocuğu kol paça yakalanıp, elbisesi ile suya atılıp ıslatılır. Bağırma çağırma arasında hızını alamayanlar, birden fazla ilkidi yakalayıp sırayla suda ıslatırlar. Islananlar elbiselerinin suyunu sıkmadan kurumak zorundadırlar; çünkü, suyu hoş karşılamak gerekmektedir.
Dağın en yüksek tepesine varıncaya kadar “ziyaret” sanılan her taş yığını başına toplanan kalabalık, dua okur ve “Amin” der. Bir “ziyaret”ten diğerine yürürken de, imam ve onun yorulduğu yerde eşlik edenler şu dizeleri tekrarlarlar:
İmam -Ya İlahi İsmi Azam Hürmetine EI Aman Rahmetini Bizlere Eyle İhsan Ya Rahman.
Topluluk -Amin
İmam -Ya İlahi, Amin Çağıran Sübyan Çocuklar Hürmetine EI Aman
Topluluk -Amin
İçme suyu olan bir yere kadar yürünür ve burada mola verilir. Burada yağmur duası yemeği yenilip duayla kurban kesilir. Yere serilen bir “pala” üzerine her aile reisinin getirdiği bulgur boşaltılır; büyük bir kaba yağlar boşaltılır; tuzlar bir araya getirilir. Kesilen kurbanın etleri parçalar hâlinde, kaynayan kazana atılıp pişirilir. Ocak başında etin haşlanıp, pilavın pişirilmesine yardım edecek olan hizmetliler muhtar tarafından seçilir ve geri kalanlar yükseklere çıkarak yakarmaya devam ederler. Dağın doruğuna ulaşıldığında; mola verilip önce öğle namazı ve sonra, Allah rızası için iki rekat yağmur namazı kılınır.
Kazanlarda etsuyuyla pişen pilav hazır durumda duadan dönen grubu beklemektedir. Her aile reisi, heybesinden çıkardığı iki kapla, kazan başında sıraya girer; payedici, önce etleri eşit oranla üleştirir, sonra pilavı verir. Et ve pilavlarını alanlar, öbek öbek yere oturup yemeğe başlarlar. Her grup karnını doyurur ve artanını da eve götürmek üzere heybesine koyar. Öğle sonu, ikindi vakti, grup aynı duaları tekrarlaya tekrarlaya köye döner. Köye inildiğinde oyuna doymayan çocuklar, kümeler oluşturup dörtlükler söylemeyi sürdürürler:
Yağmurçuğum yağı ver,
Kuyucuğum doluver,
Ekmek getir yiyelim,
Kaytan getir içelim.
Tarlada çamur,
Teknede hamur,
Ver Allahım ver
Sulu sulu yağmur.
Sünnet
Yörede erkek çocuklar genellikle 3 ile 10 yaşları arasında sünnet ettirilir. Yaygın bir inanışa göre tek çocuk sünnet ettirilmez. Sünnet ettirilecek çocuğun daha küçük kardeşi varsa (beşikte bile olsa) o da onunla birlikte sünnet ettirilir. Çocuğun küçük kardeşi yoksa, çevreden öksüz veya fakir bir çocukla sünnet ettirilir. Çarşamba, Perşembe ve Pazar sünnet için tercih edilen günlerdir.Sünnet evi sırma ve çeşitli süslerle süslenir, çocuğun karyolası özenle hazırlanır. Karyolanın başına işlemi bir kılıfta Kur’an asılır ve bir hafta önceden misafirler davet edilir (okuntu çıkarma). Sünnet olacak çocuğun üç tane sağdıçı olur: Daha önceden sünnet olmuş bir arkadaşı, sonra sünnet olacak bir arkadaşı ve bir de kız. Sünnet edilmiş sağdıç ile kız sağdıç, sünnet edilecek çocuğun ileride arpalı-buğdaylı (kız ve erkek) bebekleri olsun diye, yatağın etrafında üç kez dolanırlar ve sünnet yatağının altına arpa, buğday saçarlar.
Sünnet olacak çocuğun bir de kirvesi olur. Kirve, çocuğun bir yakını veya aile dostlarından bir kişi olabilir. Kirvenin asıl görevi çocuk sünnet olurken çocuğu tutmaktır. Bazı köylerde buna ek olarak kirve sünnetin düzenlenmesinden de sorumludur ve tüm masrafları karşıladığı da görülür. Kirve çocuğun ikinci babası da sayılır ve sünnet olan çocuk kirvenin kızıyla evlenemez.
Daha önceleri çocuğun kaşına elif çekilir gözüne sürme sürülürdü. Başına inciden püskül yapılır, püskül üstüne inciden külte takılırdı. Fesin kenarlarına kiralanan elmas sokulurdu.
Sünnetten önce veya sonra mevlüt okutmak yaygın bir gelenektir. Mevlütten sonra fakirler için iki sofra kurulur, yemeğin zerdesi çorba olmakla birlikte yanında et, pilav, fasülye, hoşaf da yapılır. Misafirler hediye ile gelirler, bu hediyeler genellikle altın ve paradan oluşur. Sünnet günü çocuk at üstünde gezdirilir. Eğer çocuk binemeyecek kadar küçükse babası ya da dayısı ile birlikte ata biner. Önde sünnetçi, arkada çocuk diğer akrabaları ile kabirlere giderler. Orada attan inilip Kur’an okunur. Sonra şerbet içilir, eve dönülür. Evde, çocuk kucağa alındıktan sonra, sünnetçi çocuğu kıstırgaca koyar ve “bıçak kesmiyor”der. Etrafta bulunanlar da babasına, “Oğluna ne bağışlıcan” derler. Babası “filan şeyi bağışlıyorum. Ölürsem ölümden, kalırsam dirimden alsın. Siz de şahit olun” der. Ortamda hazır bulunan imam bunu bir kağıda yazar ve “şahit ölür de kâğıt ölmez” der. Daha sonra çocuğun annesi de “gelin alacağım kıza küpemi hediye ediyorum, siz de şahit olun” der. O sırada sünnetçi tekbir alır ve çocuğun ağzına lokum verilir. Çocuğun annesi sünnet kolay olsun diye oklava çevirir. Çocuğu yatırınca korkusuna iyi gelsin diye limonata içirirler. Daha sonra çocuğa kahve içirilir ve darısı damatlığa denilir. Sünnetçinin bir omuzuna yağlık havlu, diğerine bir top kumaş hediye olarak konulur. Ekonomik durumu iyi olmayan köylerde düğün yapılmaz. Köye sünnetçi geldiğinde camiden halka duyurulur ve sünnetlik çocuğu olanlar çocuklarını getirirler ve sünnet ettirilir. Böyle köylerde çocuk giysisine fazla önem verilmez. Günümüzde sünnet töreni eskiye oranla daha özenle yapılmakta ve ekonomik açıdan en uygun olanı tercih edilmektedir
Seyirlik Oyunlar
Ankara köy seyirlik oyunları yönünden oldukça zengin bir yöredir. Bu oyunlar düğünlerde sergilendiği gibi, uzun kış gecelerinde, arkadaş toplantılarında da oynanır.Sosyo-ekonomik koşulların büyük bir hızla değiştiği günümüzde, iletişim araçlarının da yaygınlaşmasıyla diğer kültür ögelerindeki değişiklik köy seyirlik oyunlarına da yansımış ve süreç içinde bu oyunlar unutulmaya yüz tutmuştur.
Yörede karşılaştığımız, köy seyirlik oyunlarından birkaçını aşağıda örnek olarak veriyoruz:
1-Arap Oyunu: Yaygın olarak düğünlerde oynanan bu oyunda oyuncu kendine arap görünümü vermek için yüzünü karaya, dudaklarını ve dilini kırmızıya boyar. Gözlerinin çevresine un sürer, başına kara yemeni örter, üzerine de beyaz sarık sarar. Kambur görüntüsü yaratmak için sırtına bohça bağlar. Elindeki tefi çalar, oynayarak şu türküyü söyler.
Ya araboğlu araboğlu
Git Şam’a doğru, Şam’a doğru
Damdan düştü bir kedi
Pişmiş tavuğu yidi.
Arabı da şakşak, arabı da şakşak
Ya araboğlu kırkında
Taşakları sırtında
Ya Hacı Mahmut evlendi
Evlendi de halt etti
Arabı da fış fış fış fış
2-Hortlak Oyunu: Buoyunda oynayacak kızın sırtına yastık bağlanarak hörgüç yapılır. İncecik açılmış bir hamur yüzüne yapıştırılarak gözlerine ve burnuna, gelen yerleri delinir. Kız, beyaz çarşafa sarılıp bağlandıktan sonra, bir kilimin üzerine yatırılır. Dört kişi kilimi uçlarından tutup, oyunun oynanacağı odanın ortasına bırakır. Kız “ben hotladım” diyerek yattığı yerden kalkar. Seyirciler de “Öte dünyada neler var?” diye sorar. Kız anlatmaya başlar:
“Demir topuz var. Hani anam, babam beni okutmadılar ya, ben onlardan intikam alacağım. Azrail tokmak vurdu gözlerim oyuldu, başım yarıldı. Haram yemişler, anam harama bakmış. Benden sual ettiler, ben de şimdi hortladım.”
Kız, seyircilerin üzerine yürüyüp sarılmaya çalışır, onlar da kaçarlar. Oyun bittikten sonra çocuklar korkmasın diye kız yıkanır, giyinir ve seyirciler arasına oturur.
Seğmen
Seğmen’in sözcük kökenine ilişkin şu ana kadar öne sürülen görüşler, bilimsel araştırma temelinden yoksundur. Bu konuda sağlıklı bir sonuca ulaşabilmek için, ileri sürülen görüşlerden birine kısaca değinelim.
Yaygın olan bu görüşe göre, “seğmen” yeniçeri ocağındaki’ sekban bölümlerine ilişkin olarak, köpek bekçisi veya köpek muhafızı olarak açıklanmaya çalışılmıştır. Sekban, Yeniçeri Ocağında 34 ortadan oluşan bir kısmının adıdır.
Seğmen’in, sekban’dan kaynaklandığını kabul edersek. Türkler’in tarihini Anadolu’yla sınırlamış olur ve büyük bir yanılgıya düşeriz.
Seğmen, yukardaki görüşlerin sonucu olarak, Sekban’dan sonra Ana- dolu’da yaratılmış bir töre değil, kökü Orta Asya’ya dayanan bir Türk geleneğidir. Ankara’da düğün gelenekleri bölümünde de değinildiği gibi Seğmen, göçebe yaşam tarzına uyum sağlamak zorunda kalmış Türk Ulusu’nun, öz benliğinden çıkmış bir Orta Asya töresidir. Bilindiği gibi Orta Asya’da Türkler, doğa koşullarına ayak uydurabilmek için sürekli bir yerden başka bir yere göçmek zorunda kalmışlardır. Seğmenler bu göçlerde ön plana çıkmış, herhangi bir saldırıyla karşı kervanı korumakla yükümlenmişlerdir.
Anadolu’da yerleşik hayata geçilmesiyle seğmen töresi, Ankara gibi Türk nüfusun homojen olduğu bir bölgede değişik bir biçimde karşımıza çıkmaktadır. Önceleri kervana öncülük eden, kervanı koruyan seğmen, Ankara ve çevresinde gelin alayını koruyan seğmen konumuna gelmiştir. bu yörede seğmen tekil ve çoğul olarak iki anlam taşımaktadır. Tekil olarak seğmen, efe veya köy yiğidi, çoğul olarak ise düğün alayı anlamında kullanılmaktadır.
Gelin alayı ile gidecek seğmenler, yöresel seğmen kıyafetleri giyerek, Efe Başı’nın verdiği direktifler doğrultusunda ilerler. Bunların bir kısmı atlıdır, bir kısmı ise davul-zurna eşliğinde zeybek oynayarak alayın önünde giderler.
Ulusal güçlükler karşısında seğmenler kendilerine lider olabilecek, kişiliğinde devlet kurabilecek ve yönetebilecek güç bulunan kişiye katılmak, ya da bu amaçla başa geçireceği gözüpek, vatansever bir önderi seçmek için Seğmen Alayı oluştururlar. Buna “Seğmen Düzülme” de denilir.
Enver Behnan Şapolya, Seğmen Alayı’nı şöyle anlatmaktadır:
Seğmen Alayı, ulusal felaket günlerinde (kızılca günlerde), bir devletin yıkılışı sırasında yeni bir devlet kurmak ve bir reis seçmek için kurulurdu. Bu alay yeni devleti kurar, yeni başkanı seçerdi. Bu nedenledir ki Oğuzlar tarihi hiçbir devrinde devletsiz kalmamıştır. Seğmen düzülme çok dikkate değer bir olaydır. Seğmen Alayı toplu ve ulusal bir coşku anıdır. Bunun küçük bir şekilde bayram ve düğünlerde kurulurdu. Seğmenler o gece “sinsin” denilen bir ateş oyunu (kökeni Orta Asya şamanist inançlara dayanır) oynarlardı. Bir dağ yamacında veya tepede büyükçe bir ateş yakılır,maşakıma denen bir demir çanak içine yağlı çıra koyulur, bu ateşin etrafında davul-zurna çalınıp zeybek oynanırdı. Ayrıca bu ateşin üzerinden atlayarak bir tür tura oyunu oynanırdı. Bazen de ateşe koç atarlar, böylece sabahı ederlerdi.”
Seğmen düzülmeyi, yalnız Ankara gelenek olarak saklamıştır. Bunun nedeni ise, Ankara çevre köylerinin, Oğuz boyları tarafından kurulmuş olmasıdır. Çubuk’ta Kınık, Elmadağ eteklerinde Bayındır, Ayaş’ta Kayı, Hüseyin Gazi Tepesi eteğinde Peçenek, Yazir, Dodurga, Bala’da Avşar, Çubuk’ta Kargın; Çavundur Eğmir Gölü, Bökdüz köyleri Ankara’yı çevrelemiştir. Şapolyo’ya göre tüm bu köy adları Oğuzların yirmidört boyunun adları olup, köylerin çoğunluğu Oğuz’ların Beydilli aşiretindendir.
Anadolu tarihte böyle çok çoşkulu günler geçirmiş, seğmen düzülerek yaya, atlı ve silahlı olan delikanlıları bir reis etrafında toplamıştır. Büyük bir olasılıkla, Selçuklu İmparotoluğu yıkılırken yine böyle coşkulu bir alay olmuş ve Osman Bey aynı şekilde Kayı Boyu’nun başına bey seçilmiştir. Selçuklu Devleti’nin Cend’de kuruluşu, Osmanlı Devleti’nin Söğüt’te kuruluşu, bu geleneğe çok benzemektedir. Selçuk, bu geleneğe göre, altı seğmen alayları önünde, bir çocuğa, torbadan ok çektirilerek bey seçilmişti. Osman Bey ise, yine atlılar karşısında bir ak keçeye oturtulup, dokuz kez havaya kaldırılarak dolaştırılmış, kımızlar sunulup and içilerek bey tanınmıştı.
Ankara’da ise Seğmen Alayı kurulacağı zaman, efeler kahvesi önüne sırmalı seğmen sancağı dikilirdi. Bu bayrak, Seğmen Alayının kurulmasına işaretti. Dua okunduktan ve kurban kesildikten sonra alay harekete geçerdi.
Alayın önündeki davulcular ve zurnacılar genellikle Abdallar’dır. Bunların giysileri dikkate değer özelliktedir, giydikleri beyaz şalvarları ile birer şamana benzerlerdi. Beyaz şalvarın üzerine sırmalı camadan giyerlerdi. Bellerinde geniş bir meşin silahlık ve bunun içinde de tel sırmalı bir mendil sarkardı. Göğüslerine paralar, boynuzlar ve Yeda Taşı gibi ufak taşlar asılırdı. Saçları uzun olur ve başlarına keçe külah giyerlerdi. Zurna çaldığı zaman, davullarını havaya kaldırırlar, davul havada iken tokmak vurarak, helezonlar çizerek, yere yatarlar, kalkarlar, bir ayakları üzerinde dönerler, davulları tekrar havaya kaldırırlar. Sanki gökten Tanrı ruhlarını çağırır gibi garip hareketler yaparlar, davulu önce yere doğru çalar, sonra havaya kaldırırlar, sıçrayıp yere diz çökerlerdi. Çoğunlukla iki davulcu karşılıklı oynarlardı, yan yana davul değneklerini kasnaklara vurarak ve sağa sola sallayarak dokuz adım yürürler sonra geri dönerlerdi. Bu şekilde, üçüncü yürüyüş sonunda davulları hızlı çalarak ilerlerdi. Bundan sonra zurnacıların oyun havaları çalmasıyla, oyunlar oynanırdı. Davulcuların arkasında iri yapılı bir efe, seğmen alayının bayrağını taşırdı. Bayrağın iki tarafında meşhur kabadayılardan iki efe de ellerinde teke pala denilen, iri palanın uçlarını yukarı tutmuş bir şekilde ilerlerdi. Bu kişilere bölük başı denilirdi. Bunların önünde ondört yaşlarında milli kıyafetli çocuklar da ellerinde som saplı bıçaklarla yürürlerdi. Davulcularla efe sancağın arasındaki iki tane gür sakallı ve iri yapılı kişiler, omuzlarında balta, önlerinde birer meşin önlük, ağır ağır yürüyerek ihtişamlı bir hava yaratırlardı. Bunlara Seymen baltacıları denirdi. Alaya katılan seğmenler birer adım arayla sağlı sollu iki dizi oluştururlardı. Bütün seğmenlerin elinde teke palalar bulunurdu. Seğmen Başı bu dizinin bıraktığı boşluk arasında, yanında ikinci efe ile yürürdü. İkisinin de elinde birer altın kakmalı ve üzerinde ayetler yazılı olan, Osmanlı kılıcı bulunurdu. Bu kılıç yalnız efelerde bulunurdu. Seğmen Başı arasıra bu kılıcı havaya kaldırıp
“doh doh…” diye bağırırdı. Bütün Seğmenler gür bir şekilde
“doh, doh…” diye bağırırlardı. Bundan sonra davul zurna zeybek çalar, efelerde kılıçları ile zeybek oynayarak, heybetli bir şekilde yollarına devam ederlerdi.
Mustafa Kemal’in Ankara’ya geleceği günün sabahı da sancak dikildi, aynı hızla Seğmen Alayı kuruldu. Ulucanlar’dan kalkan Seğmen Alayı, Hacıbayram Camii önünde toplandı. Seğmen duası, Hacı Bayram Şeyhi veya imam tarafından yapılmaz, bu duayı ancak Kayyum Dede’ler yaparlardı. O gün de duayı Kayyum Dede yaptı ve Hacı Bayram Veli Türbesi’nin kapısı önünde bir kurban kesildi. Seğmen Düzülme, efelerce kutsal sayılır, kurban kesilmeden hareket etmezlerdi.
Seğmen ve Koç: Koç, Orta Asya Türk boylarında ve Anadolu’da kutsal bir hayvan olarak kabul edilmiştir. Orta Asya’da kurban edilen hayvan koç ve attır. Özellikle Yer Tanrısı’nın kötü ruhlarına karşı koç kurban edilirmiş.
Koç; masallara, efsanelere konu, el sanatlarında özellikle halı ve kilimlere motif, halk oyunlarında figürlere kaynak olmuştur.
Orta Anadolu’da söylenen bozlaklarda, gıtlaktan verilen ses koçun me- lemesinde çıkardığı sesle özdeştir. Kelime anlamı ile de “bozlak”, bozulama’dan (beğirme=koç melemesi) gelmektedir.
Özellikle Orta Anadolu’rıun bozkır iklim şartlarında yaşam savaşı veren Ankara halkında, koça karşı büyük bir saygı, sevgi ve koçla bir özdeşleşme gözlenir.
Halk oyunlarındaki temel öge, Orta. Anadolu (Orta Asya Step’lerinin benzeri) bozkır ikliminin yaşam tarzını yansıtan koç figürleridir. Bu figürlerde temel olarak kostaklık, kendinden eminlik, yiğitlik, mertlik açık olarak göze çarpar. Koçların bozkırda gezinirken gösterdiği ihtişam, tokuşdukları zaman, ağır ağır gerilemesi, ayaklarını yere vurması, Ankara oyunlarının temel figür özellikleridir.
Bunlar koç ile özdeşleşmenin sonucudur. Bir seğmen yürürken veya oynarken tam anlamıyla koçu yansıtır. Oyunlarda efebaşının verdiği komutlardaki
“Goçuum” veya “Goçlar“
sözleri, yine yukarıda sözü edilenleri destekler yönde örneklerdir.
Sakal Duası
Ankara’da eskiden sakal bırakanların sayısı pek fazla değildi. Sakal bırakmak, kişinin olgunluk çağına eriştiğinin simgesiydi. Sakal bırakma işi “sakal duası” denilen bir törenle yapılırdı. İmam camide topluluğa namaz kıldırdıktan sonra sakal bırakmak isteyen kişi imamın elini öper “Hoca Efendi, ben sarık sardım, sakal koyuverdim, bir dua ediver” derdi. İmam, kıbleye karşı duasını eder ve “İnşallah sakalın zemzemle yıkanır” diye duasını bitirirdi. Duadan sonra akraba ve dostlar sakalı okşar, hediye verirlerdi.Sakal bırakanlar bundan sonra davranışlarına çeki düzen verir, içkiyi bırakır, uygunsuz eylemde bulunmamaya özen gösterirdi. Aksi durumda tutumu ailesince muhtara bildirilir, bunun üzerine mahalle imamı, muhtar ve ileri gelenler ilgiliyi mahalle odasına çağırarak döverler, adamın da mahkemeye başvurma hakkı olmazdı. Orta yaşlıların sakalları genellikle “top sakal” olurdu. Altmış yaşından sonra ise bu sakallar hiç kesilmeden bırakılırdı, buna halk arasında “gerdan süpürgesi” adı verilirdi.
